24 Aralık 2013 Salı


Dev derbide kazanan yok!


İngiltere Premier Lig’de 17. haftanın kapanış maçı Londra derbisine sahne oldu. Arsenal’in Chelsea’yi ağırladığı karşılaşmada iki takım da son vuruşlarda etkili olamazken maç 0-0 eşitlikle sona erdi. Arsenal son 3 haftada 7 puan kaybetti.


İngiltere Premier Lig’in 17. haftasında şampiyonluk mücadelesi veren iki Londra ekibi Arsenal ve Chelsea, Emirates Stadı’nda karşı karşıya geldi.
İki takımın da gol yollarında ve son vuruşlarda etkili olamadığı karşılaşma 0-0 sona erdi. Arsenal’in ligdeki galibiyet hasreti 2 maça çıkarken, ev sahibi takım puanını 36’ya çıkardı ve lider Liverpool ile puanını eşitledi. Arsenal averaj farkıyla haftayı ikinci sırada tamamladı.
Chelsea derbi mücadelesinde zorlu deplasmandan 1 puan alarak puanını 34’e çıkardı. Maviler, Everton ile puanını eşitlerken, averaj farkıyla rakibinin üstünde yer aldı ve haftayı 4. sırada bitirdi.
Yoğun yağmur yağışı altında oynanan karşılaşmaya ev sahibi Arsenal baskılı başladı...

Kimsenin tercih etmediği fakülte

LYS'de tercih edecek tüm öğrencilere 10 ay boyunca 200 lira karşılıksız burs verileceğinin açıklanmasına rağmen sadece 1 öğrencinin tercih ettiği SDÜ Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini ek yerleştirmede de kimse tercih etmedi.


LYS'de sadece 1 öğrencinin seçtiği Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini, ek yerleştirmede başka tercih eden olmadı.
      
AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, 25 Temmuz'da açıklanan  2013 üniversite yerleştirme sonuçlarına göre 15 bin 413 kişi SDÜ'yü tercih etmiş, doluluk oranı fakültelerde yüzde 91,13, yüksekokullarda ise yüzde 80 civarında gerçekleşmişti.
      
Tıp, diş hekimliği, eğitim ve güzel sanatlar fakültelerinin kontenjanlarındaki yüzde 100'lük doluluk oranına rağmen 26 kontenjanı bulunan Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini sadece 1 kişi tercih etmişti.
      
ÖSYM'nin web sitesinde yer alan 2013-ÖSYS ek yerleştirme sonuçlarına göre, SDÜ Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini 25 kişilik kontenjanına rağmen kimse tercih etmedi.

TESLA KİMDİ ?

Bugün her hangi bir elektrik mühendisligi ögrencisine Tesla hakkında bir şey sorarsanız, sanırız boş bakışlarla sizebakacaktır. Ya da karşı soruyla karşılaşırsınız, Tesla kimdi ?;Kabahat kimin? Egitimçilerimizin Altarnatif akım çagımızın kurucusunu tamamen unutmuş olmaları mantıksız görünmektedir.
NİKOLA TESLA ,şimdiki Yugoslavyada,Smiljana köyünde,9 Temmuz 1856` da dogdu. Bir hiçken bilim dünyasının en üst noktasına yükseldi. 32yaşında önemli keşifleri ile milyoner oldu, daha sonra karanlığa kaybolup beş parasız öldü.
Babası papazdı. Hiçbir zaman okuyup yazamamasınına rağmen, annesi halk arasında pratik ev aletleri mucidi olarak bilinirdi. Ona göre Tesla, yaratıcı dahi olmaya adaydı.Papaz olmasına için babasının zorlamasına karşı çıkarak ,genç Tesla mühendislik mesleğinde ısraretti. Annesi de onu destekledi ,Fizik ve Matematikte bilğisini arttırırken Graz`daki Politeknik okuluna girdi ve Prag Üniversitesinde eğitimine devam etti. Yabancı teknik eserleri okuyabilmek için,orada yabancı dil kursuna devam etti. Anadili olan Sırpça ve ailece bildikleri Almancaya ek olarak İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı da öğrendi.

Haberin devamı



Ara Güler “Eski Şehir”
MERKUR dünya fotoğraf tarihinde seçkin bir yere sahip, Türk fotoğrafının ustası Ara Güler’in daha önce bir arada sergilenmemiş, renkli İstanbul fotoğraflarını izleyici ile buluşturuyor.

Büyük bir gelenek olan sosyal belgeselci tarzı benimseyen Ara Güler’in fotoğraflarında sinema ve edebiyat birbiriyle sürekli kesişiyor. Her fotoğrafında bir can, bir devinim vardır. Ara Güler’in çalışmaları tüm dünyayı kapsamasına rağmen, yüreği doğum yeri olan, hayallerinin şehri İstanbul’da kalmıştır.

Ara Güler’in Eski Şehri’nde yolculuğa çıktığınızda bir anda kendinizi Arnavut kaldırımlarından bacası tüten cundalı ahşap bir eve, oradan denizin kokusunu duyabildiğiniz bir kayıkçı teknesinde bulabilirsiniz...

Ekspresyonizm ve Erotik Ruhun Kirli Dünyası: EGON SCHIELE


Dışavurumculuğun dahi adamı diyerek klasik, deli ressam nitelendirmesiyle giriş yapmak istedim nedendir bilinmez. Egon Schiele, gariptir ki bir cover tablosunu gördüm göreli tutkumdur diyebilirim. Eserlerindeki sert kıvrımlar yüreğimi dağlar, beynimi uçurur sonra sarsar beni. Çizmiş olduğu kadınlara aşık olanları bilirim. Kısacası değişik bir kafa, estetik anlamda doruklarda bir ressamdır kendisi. Kısa yaşamı efsane olmasını engelleyememiştir.

Ekspresyonizm (Dışavurumculuk): Bilinçaltı hareketler

Almanya’da politik sorunlar yaşanırken empresyonizm, naturalizm ve pozitivizme karşı bir akım olarak ortaya çıkmıştır.
Doğada var olanın direkt yansıması değil de bilinçaltının akılda tasarlanıp veya içte yaşanan, hissedilenin yansıtılması denilebilir. En basit anlamıyla doğru kabul edilen genel görünüm yerine kendi yorumunu katıp bu görünümü gün yüzüne çıkarmak diyebiliriz. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve 1925’e kadar devam etmiştir.
Bu akımın sanatçıları; şiddet, karamsarlık ve sıra dışılığı ön plana çıkarmışlardır. Çoğu eser rahatsızlık vericidir ve ilk bakışta sert bir etki verir. Bu akım birçok sanat türünü etkisi altına almıştır. Bu türlerden biri de resimdir. Çizgiler oldukça sert ve keskin, renkler ise abartılıdır. Özgünlük en verimli şekilde kullanılmış, aynı zamanda eleştiriler en sert dille, rahatlıkla yapılmıştır. Bu akımın en önemli sanatçılarından biri de Avusturyalı ressam Egon Schiele’dir.

Mazeret sınavlarının ilk gün oturumu yapıldı

Milli Eğitim Bakanlığı'nca (MEB), bu yıl ilk kez 8. sınıflar için düzenlenen merkezi ortak sınavlara katılamayan öğrenciler için yapılan mazeret sınavları ilk gün oturumu sona erdi.


Merkezi ortak sınavların ilk oturumu bugün yapıldı. Saat 09.00'da başlayan sınavlar, saat 12.00'de tamamlandı.
İlk gün oturumunda Türkçe, matematik ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin sınavları yer aldı.
Sınavda öğrencilere her ders için çoktan seçmeli 20 soru soru yöneltildi. Sınav süresi 40 dakika sınav arası ise 30 dakika oldu.

Grönland 100 milyar ton su saklıyor

Bilim insanları, yıllar süren araştırmaların ardından Grönland’ın dev bir su deposu olduğunu ortaya çıkardı. Yeni veriler, Grönland’ın 5-50 metre derinlikteki sulu kar tabakasında 100 milyar ton su bulunduğunu gösterdi.


Küresel ısınmasının en çok tehdit ettiği yerlerden biri olan ve kapladığı alanın yüzde 90’ından fazlasında erime yaşanan Grönland, saklı bir su deposuna sahip.
Nature Geoscience dergisinde dün yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, Grönland yüzeyinin 5-50 metre derinlikte bulunan sulu kar tabakası, 70 bin kilometrekarelik bir alanda 100 milyar ton su saklıyor.
Araştırmada yer alan Utah Üniversitesi’nden buzulbilimci Richard Forster, “Grönland’daki sistemlerin nasıl çalıştığını bildiğimizi sanıyorduk ancak farkında olmadığımız bir su depolama sistemi bulunduğu ortaya çıktı” ifadesini kullandı.

Sporun kış güneşi: Avustralya Açık

NadalDjokoviçFedererMurray yeniden sahnede… Özlem bitti, Avustralya Açık başlıyor. Sezonun ilk turnuvasını özlemeyen sporsever var mı acaba? Ocak ayında itibaren tenis ziyafeti Eurosport ekranlarında olacak. Evet, hasret nihayet bitiyor!


47 ülkeden 548 oyuncu, 1 milyona yakın seyirci, 200’den fazla ülkede yayın, 1000’e yakın gazeteci, 400 bine yakın tık… Avustralya Açık başlıyor ve spor adına heyecanlanmamak mümkün değil!
Bu rakamların bir anlamı var! Sporun toplumsal yaşamı, ofis ve eş - dost sohbetlerini bu denli etkilediği, sadece spor olmaktan çıkıp içinde yaşadığımız dünyayı anlamak ve düzeltmek için bu denli büyük bir araç haline geldiği bu sosyal medya çağında, insanlığın ortak paydaları olan bazı spor olaylarına kayıtsız kalma seçeneğimiz artık yok. Olur da bir gün dünyanın bir ucuna seyahat eder, hiç tanımadığınız, dilini, adetini bilmediğiniz insanlarla karşılaşır, bir şekilde bir bağ kurma ihtiyacı hissederseniz, o bağı sağlayacak olan çoğunlukla görkemli spor olaylarıdır. Olimpiyattır mesela, Bolt dediğinizde Kore'de de Türkiye'de hız akla gelir. NBA finalleridir, bir bakarsınız Lebron James - Kevin Durant kapışmasını uçakta yanınıza oturan bir Afrikalı ile hararetli hararetli tartışıyorsunuz. Superbowl'dur, FIFA Dünya Kupası'dır ve elbette tenisin dört büyük turnuvası, Grand Slam'lerdir.
Ocakta başlayan Avustralya Açık, mayısın sonundaki Roland Garros, yengeç burcu Wimbledon ve yaza elveda anlamına gelen Amerika Açık turnuvalarının ayrı kimlikleri ve renkleri mevcut, buna mukabil ayrı lezzetleri. Ortak noktaları ise var oldukları ülkeleri aşıp köklü gelenek ve tarihleriyle tüm insanlığa ait bir kültürel miras yaratmayı başarabilmeleri. Eğer daha önce bir Grand Slam izlemediyseniz, 13 Ocak 2014'te başlayacak olan sezonun ilk büyük turnuvası Avustralya Açık için Eurosport ekranlarının karşısına geçin; saf sporu, sporun kültürle harmanını, mücadele, tutku ve azmi en derinlerinizde hissederek ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Ama yine de neyle karşılaşacağınıza dair ufak bir ipucu olması için Avustralya Açık'ı biraz anlatmakta fayda var.

3 Haziran 2013 Pazartesi

Update

Its really complicated actually ..

 But on the other hand this rebel is a reaction to government what they've done in the past 11years.. 


If you are going to increase pressure first of all you should know how to control and manipulate society.

The government especially prime minister manipulating well but they cant control the people who isnt agree with them..

But they and most importantly prime minister keeps forgetting, no.. no.. not forgetting denying to apply this main rule first. He says that he has his own people who voted for him and he is seperating the country , classifying people and ignore the rest of his believers.


The police units who have permission to use some chemical gasses are doing cruel intervention to the people. There are so many people wounded in protests, some of them went bilnd because of capsules of pepper sprays, smoke grenades..

They are using phsysical power against people .Beating them brutally..We all just saw overpowered intervention to us. Almost everyone has physical damage on their bodies. Conclusions are gonna get worse if police wont retreat. Almost every city joined this movement against government .

But the press i mean tv channels , newspapers are not showing these to the other people around country. Because all of popular channels are ruling by government. News are useless most of time. Only Halk tv is showing what happens in Turkey during this situtation and they are doing it live brodcasted.


In Turkey modern democracy has never ruled by government since 1938 when the great leader Mustafa Kemal Atatürk dies.


Its hard to bring our people together but it happened and the results are inevitable. 


There is one of the most expensive country in the world. No balance between people and between salaries  . 

We are seperated and classified by our lifestyles,salaries and ideas.. Despite these prostests prime minister says that he's kind of an unstoppable he's gonna do what he wants again if these protests wont work..

At last this country has a unique people as itself. It cannot be changed by anyone... And its not a secret..

18 Nisan 2013 Perşembe

Spartan Push up


pasajlar.1


Özel insanlarla geçirilen özel günler …

İçinin huzur dolması..  Kafanı gereksiz şeylerin meşgul etmemesi. O anki mutlulukla yüzdeki durdurulamayan tebessüm.. Hatta öyle bir durum ki sanki o anın öncesi ya da sonrası yok. Gecenin bitmemesi temennileri.. Gecenin sonunda ise gerçek dünyaya donüş.

Dramatik ...

multiple muscle group exercises1


intense workout1


17 Nisan 2013 Çarşamba

uzun hikaye bölüm.3


25 Mart 2012 
Alacaklı Alman Hükümeti’ne 25 Mart 2012 tarihiyle beraber ödenecek borç kalmamış Alman Hükümeti borçlu yakını tarafından şu ana kadar ödenen miktarı yeterli bulmuştur…
                                                                                                                                     Oliver Zimmermann
                                                                                                                      Alman-Türk Mali Komisyonu Başkanı

İşte bu belgeydi tüm bağı, tüm hatırası ailesiyle ilgili… Ne bir resim kalmıştı beraber çektirdikleri ne de bir kartpostal vardı doğum gününde aldığı… o hep bir özlemle bakacaktı bu tebligata... Kimine göre göre anlamsız bir kâğıt parçası olsa da Rıfat onu saklayacaktı ömrü boyunca. Çekilmeyen fotoğraflara, gönderilmeyen kartpostallara sayacaktı bu resmi belgeyi...
Dedesi de biliyordu bu durumu ve hiçbir şey diyemiyordu düşünse bile sözler ağızdan çıkamadı hiçbir zaman. Rıfat’ı seviyordu sevmesine ama ona göre çok daha önemli bir şey vardı onunla bu özel çocuk arasında. O da saygıydı. Rıfat sınırlarını o kadar iyi biliyordu ki kurcalamaması gereken yerleri dedesini de kendine benzetti bir sure sonra...

uzun hikaye bölüm.2


O nefret ettiği anne ve babasının öldüğünü söylüyordu karşıdaki tok ses... Rıfat yutkunmaya çalıştı ancak boğazı o kadar kurumuştu ki onu bile yapamıyordu. Hani onun için bir değer taşımıyorlardı? Hani nefret ediyordu onlardan? Yüzlerini yalnızca fotoğraftan gördüğü, 24 yıldır onu ne arayıp ne soran iki insan niye birden bu kadar önemli olmuşlardı? Cevap vermediği soru sayısı fazlalaşınca dudağını ısırırdı hep... Bu kez o kadar güçlü ısırmıştı ki dudağın derisi yerine kendisinden bir parça kopardı. Kanın tadını alıyor ancak içinde bulunduğu duruma hala bir anlam veremiyordu. Apar topar önce dedesinin yanına gitti.
Dedesi de şaşkınlığını gizleyemiyor, ne diyeceğini bilemiyordu Rıfat’a karşı. 70 yıldır kazandığı deneyim, eriştiği olgunluk birden kayboluvermişti. Kaybolmasa bile saklanmıştı bir yerlere. İyi saklanmış olsa gereklerdi ki bulamadı ihtiyar adam tam ihtiyacı olduğunda bulamadı, Rıfat’a karşı ilk kez bu kadar samimiydi. Duygularını saklamıyordu ilk kez. Ağladılar karşılıklı...
Bir fotoğraf albümü çıkardı Ali Eşref Bey. Kızı da vardı bu albümde... Ona biraz da özlemle baktı ancak iş işten geçmişti ve seçimler yapılalı çok olmuştu. Belki de kaçınılmaz son beklediğinden biraz daha erken gelmişti. Rıfat resimde gördüğü küçük kızın annesi olduğunu biliyordu ama o kadardı. Bugüne kadar görmediği annesinin çocukluk albümünü görünce Almanya’ya gitmeliyim dedi içinden... Ne de olsa o bir evlattı ve her ne kadar yaşayamadığı aile saadeti onu dizginlese de bu son görevi başkasına yaptırmayacak, defnedilirken ailesinin basında duracaktı.
 Her ne kadar tanımasa da onları, meğer ne kuvvetli duygular hissediyormuştu anne-babasına karşı?
Hemen bir uçak bileti aldı ve Almanya’nın yolunu tuttu. Dedesi de gelmek istedi onunla ama Rıfat onun kalbinin bu olay karsısında zaten yorulduğunu ve bir de uçak yolculuğunu kaldıramayacağını duşundu. Uçağa giderken arkasından el sallamakla yetindi dedesi.. Aynı gün içinde Berlin havaalanına geldi. Onu karşılayan bir grup polis karşısında şaşkınlığını gizleyememiş de olsa onların aracına binip önce morga sonra da polis merkezine gitti.
İşte o an belki de dünyadaki insanlarının %99 unun yaşayamayacağı ve hiçbir zaman tadamayacağı bir duyguyu tattı. Anne ve babası profesyonel hırsızlardı. Planladıkları son vurgun tüm paralarını ve görünüşe göre hayatlarını yatırdıkları bir işti. Alman polisi bu istihbaratı alır almaz soygun yerine baskın yaptı... Çift kaçarken kullandıkları arabanın freninin patlaması sonucu bir köprüden aşağı uçtu ve yaşamlarını yitirdiler.
Onu şoke eden durum bu da değildi. Hiç görmedikleri oğullarına bir de miras bırakmışlardı. Bu bir borçtu. Herhalde o an sorguladığı kadar hiç sorgulamamıştı kaderi? Adalet miydi bu? Yaşadıkları, hissettikleri çok fazlaydı sıradan bir bankacı için. Tüm bunları hak edecek ne yapmıştı oysa?
Toparlanması lazımdı. Bunun için gidilecek adres belliydi. Hemen Türkiye’ye döndü, dedesinin yanına. işte beraber oturup konuştuklarında dedesinin ağzından çıkan kelimeler adeta yumrukları savuşturan bir gard gibiydi ya da dalgaları içeri sokmayan bir liman…
İşte tüm bu koşullar altında toparlandı çalışmaya, çalışmak zorunda olduğu için de olsa devam etti ve de anne babasından ona kalan son hatırayı da temizledi...

uzun hikaye bölüm.1


Dedesinin hikayelerine hep ilgi duymuştu zaten.. Dedesiyse anlatmaktan bıkmadığı o hikâyeleri tıpkı yaşarken olduğu gibi heyecanla dur durak bilmeksizin anlatıyordu. Bazı hikâyelerini anlatması yarım günü buluyordu. Ama o dinlemekten hiç yılmıyor aksine keyif alıyordu. Sırf bu hikâyeleri düzenli olarak dinleyebilmek içindi izne çıkışı zaten.
o sene 29. Yaş gününde aynı zamanda bankadaki 5.yılını da dolduruyordu. Ancak o 5 yıl ne sen sor ne o söylesindi. Çalışmaya ailesinden miras kalan borçları temizlemek için devam etmeliydi ancak bu onun için aynı zamanda her gün kendi mezarını kazıp içine girmek gibiydi. Arkadaşlarıyla kurduğu o küçük ama herkesten ve her şeyden uzaklaşabildiği grup ise yaklaşık 2 yıldır toplanmıyordu. Hatta grup elemanlarından bazıları yaşadıkları maddi zorluklar yüzünden enstrümanlarını bile satmak zorunda kalmışlardı. Ve hayat artık onun için artık büsbütün sıkıcı bir rutine dönüştü. Annesi ve babasını sevmiyordu, sevemiyordu bir turlu. Ona göre bir anne ve baba çocuklarını yeni doğduktan sonra niye terk edip gitsinlerdi ki? Hep bu nefretle büyüdü. Çocukluğuna dair hatırladığı her şeyin içinde dedesi vardı. O, madalyaları olan bir kahraman, bir savaş gazisiydi. Oturup kalkmayı da ondan öğrendi, yemek yapıp kendine bakmayı da…
Dedesi , eşi genç yaşta vefat etmiş 3 çocuğundan hayır görmemiş, her işini kendi yapmaya alışmış huysuz bir savaş gazisiydi.. Rıfat’ı ona terk ettikleri gün anladı hayatın aslında kendine bir şans daha vermiş olabileceğini. Onu hiçbir çocuğunu yetiştirirken yaptığı gibi yalnız bırakmadı. Çünkü karısı vefat ettikten sonra girdiği bunalım yüzünden hep uzak yerlere tayin istemiş, içki sorunu başlamış ve de çocuklarına ihtiyacı olan o sevgiyi hiç verememişti. Vermek istemedi belki de... ne de olsa o emrinde binlerce askeri olan bir albaydı… Onu insan yapan parçasını da kaybettiğinden beri iyice huysuzlaşmış, darmadağın olmuştu. Çocuklarına da hep başkaları baktı. bu yüzdendi belki de Rıfat’a kucak açması. Belki onda da bastırılmış bir ebeveynlik duygusu vardı ve açığa çıkmıştı Rıfat’la beraber. Küçücüktü yanına aldığında... Rıfat ismini de o koymuştu zaten...
Hep korudu Rıfat’ı. Hep kolladı. En iyi okullara gönderip, en iyi hocalardan ders aldırttı ona...
Günler, aylar derken yıllar birbirini kovaladı ve Rıfat üniversiteden mezun oldu. Bir iş buldu ve artık kendi dairesine çıkmasının doğru olacağını ancak böyle hayata gerçekten atılabileceğini söyledi dedesine… Ali Eşref Bey bu kararı zaten biliyormuşçasına olgunlukla ve destekleyici bir biçimde karşıladı. Rıfat onu hep bir baba olarak görmesine karşın hiç baba dedirtmedi kendine Ali Eşref Bey... Gerçekleri bilsin istiyordu. Her şeyi anlatıyordu ona ama bir hikâye gibi... o tok sesi her ne kadar kötü şeyler anlatsa da bazen (ailesiyle ilgili) hep güven verirdi Rıfat’a... Rıfat zayıf, elmacık kemikleri çıkık, ela gözlü, geniş omuzlu kendi halinde bir çocuktu... Bunlar en belirgin fiziksel özellikleriydi onun. Dışarıdan gören sataşırdı belki ancak umurunda mıydı küçük Rıfat’ın? Dedesi vardı onun... Kahraman dedesi...
İşte bu güven kendisine olan özgüveninin bir teminatı gibiydi. Evden ayrılma kararında da inkar etse de bu neden etkiliydi.
Dedesiyle beraber eşyalarını toplayıp , daha önceden Beyoğlu’nda tuttuğu daireye yerleştirdiler... Aradan 5 ay geçti.5 sıkıcı artık rutine oturan ay.5 robotik ay.
Sonbahar başıydı…
 Telefon çaldı. Rıfat bu bilmediği numarayı görünce yine yanlış numaradır ya da bankanın farklı bir şubesinden aramışlardır diyerek sıkıcı sesini o ciddi ancak bir o kadar da sıkıcı tona burudu. Hattın diğer ucunda Türkçesi çok da düzgün olmayan bir adam sesi ona Almanya’da bir trafik kazası yaşandığını ve de ölen 2 kişinin en yakını olarak onu aradıklarını söylüyordu.

Amerika Birleşik Devletleri 35. Başkanı John F. Kennedy suikasti


senin hikayen


Ne ameliyatın pahalı maliyeti ne de kesik kesik zorla aldığı nefes… hiçbir şeyin zorluğunu bu kadar hissetmemişti.. O kadar ki 10 yıldır ayrı kaldığı eski aşkına geri dönmüştü.. Bir nefes daha cekti sigarasından paltosunun içine doğru iyice büzüşerek… Ölümü düşünüyordu. Ölmeyi. Ölmek bu kadar da kolay mıydı gerçekten?
 O kadar hızlı koşmuştu ki yüzünde eski günlerini hatırlatan o ufak tebessüm belirdi birden .. Garipti belki . Ama gerçekti. Zaten hayatı bu ve bunun gibi çok gariplikle geçiyordu diğer insanlara göre..
Kendince yaşayan bir insandı. 20lerini hatırladı. Ne güzel planları vardı 20sinde.. Ta ki o büyük yıkıma kadar. Hayatında kilometretaşı olarak gösterebileceği tek şey bir yıkımdı. O gün.. O günü düşündü. Ne kadar da mutluydu halbuki. Belki de hayatı kimsenin göremediği gibi görmesini , hissetmesini sağlayan o olaydan yalnızca birkaç dakika önce baba olacağı haberini almıştı. Cebindeki tüm bozuklukları mendil satan bi çocuğa vermişti.Varsın tüm parası onun olsundu. Çocuk olan oydu o gün. Çocuklar gibi şen, çocuklar kadar kaygısızdı. Kimse mutluluğunu alamazdı elinden kimse . Kendisi bile.. Sonra ne olduysa oldu…
Birden bıraktı kendini boşluğa .. Ne onu vazgeçirmeye çalışan insanların çığlıkları ne de gittikçe yaklaşan ölüm..  Duymuyordu kimseyi. Hissetmiyordu gittikçe yaklaşan denizin soğuğunu. Sadece anılar diye düşündü .. Belki de anılardı gerçek olanlar.. Kim olduğun değil nasıl hissettiğin değil miydi zaten önemli olan?  Gözlerini sıkıca kapadı.. Uyandığında ise içinden “Yine başaramadım “ diye geçiriyordu. Aslında yabancı değildi bu duyguya .. Kendini sürekli hayalkırıklığına uğrattığı zaten bir gerçekken ölüm ona bir çıkış yolu gibi görünmüştü… Ölmeyi becerememişti ya ancak yaşamak için de bir neden olduğu gerçeği ona hiç yakın gelmiyordu .. Ta ki başucunda kambur vaziyette uyuyakalmış 40 yaşlarında o eskii dostu görene kadar..
Gerçek miydi? Yalnızca gördüğüne inanmak isteyen biri için ne kadar gerçekse o da o kadar gerçekti.. Derken birden irkildi ve gözlerini açtı.. Her şey bir rüyadan mı ibaretti yani? Baş ucunda duran yarı dolu bardaktan bir yudum daha içip kendini kaderin kollarına bıraktı ..