24 Mayıs 2016 Salı

Mavide Kayboluş


''Varoluş özden önce gelir.
 İnsan önce vardır, sonra kendi özünü kendi yaratır’’ Jean Paul Sartre

İnsanın benliğini inşa etmesi bir sürece dayanır. Bu inşa sürecinin temelinde de seçimler yer alır. Seçimler zaman mekan düzleminde cogunlukla belirli nitelemelere tabi tutulsa da tamamen insana bağımlı ya da insandan bağımsız olgular değildir.Çünkü akışkan bir zaman eşliğinde yaşıyoruz. Zaman sonsuz, an bir tane, birey özgür. Özgürlüğün sunduğu olasılıklardan sadece bir an'ı seçebiliriz. Seçilen an insanı belirsizliğe doğru sürüklerken ardında gizli bir anlam taşır: inşa ettigin benliğin ve ardından algının giderek silikleşmesi, kaybolması.

‘Burada değilim, tüm bunlar bir yanılsama.’


‘Peki neredeyim?’




Geceye Övgü- Gündüz Vassaf

Son zamanlarda sosyolojiye ciddi merak salmış durumdayım. Bu merak üzerine araştırınca Gündüz Vassaf'a denk geldim. En popüler kitabı olan Cehenneme Övgü'yü okumaya başladım ve hayat üzerine yaptığı tespitler beni hayrete düşürdü. En çok etkilendiğim makale olan Geceye Övgü'yü burada paylaşmak istedim.



Gece, düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır; sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında Askerler de hepimizden önce yatağa girerler. Dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, en erken yatanlardır aynı zamanda. Aslında,tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda (tüm kurumlar totaliter değil midir zaten?) insan her zaman erken yatmak zorundadır. Yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde,hastanelerde… Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbirkurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil. Avrupa feodal toplumunda tüm kent sakinleri mumlarını aynı saatte söndürmek zorundaydılar; bayramlar dışında.Düzen ve baskı güçlerinin doğal yapısı, her zaman belirli bir uyku saatini zorunlu kılar. Bu belirli saatin erken bir saat olması da yine onların doğal yapısından kaynaklanır. Tarih boyunca bize, tüm kültürlerde, karanlığın kötü güçlerle ilişkili olduğu öğretildi. Gece insanlarından, geceyi yaşayan, gecede yaşayan insanlardan korkmamız gerektiği anlatıldı. Oysa gündüz ve gece kişileri aslında aynı kişiler. Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz. Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır. Kurumlar, ister din, ister aile, ister devlet kurumları olsun, gece insanlarına korkuyla bakarlar.Karanlıkla birlikte uyrukların denetlenmesi zorlaşır. Gece insanlarına her zaman kuşkuyla bakılır. O saatlerde ayakta olan hiç kimse hayırlı bir iş peşinde olamaz. Gündüzleri egemenliğini sürdüren kurulu düzen güçleri, varlıklarını ve baskılarını gece düşmanları bahanesiyle haklı çıkarırlar; belirsiz, soyut kavramlarla öcüymüş gibi söz edilen bu düşmanları biz hiç görmesek de. Yöneticiler de bize hep gündüz gözüyle gösterilirler, hep gündüzlerin bir parçası olarak görünürler bize.Bir başkan, bir papaz ya da bir general, doğanın güzelliği içinde, arkasında parlayan bir güneşle canlandırılabilir, ama gecenin karanlık fonu önünde, asla. Gündüz, ilerleme gibi görünen tek düze bir süreçtir. Sabahın parlak ışıkları akşam karanlığına dönüşürken, bize bir gelişme olduğu hissini verir. Belli bir yönde ilerliyormuşuz gibi bir duygu.Zamanın yapay göreceliği üzerinde nadiren durup düşünürüz. Her Allanın günü, aydınlığın karanlığa doğru akışı bizi önüne katıp koşturur. Ama gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üçolsun, hepimiz, gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. Bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur. Çünkü, sonunda gece olacağını ve (gündüzle kıyaslarsak) dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşacağımızı biliriz. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumaroynarız.Her şeyden arınmış, çıplak vücut geceye aittir. Vücutlar gece birbirine değer, bir araya gelir. Günboyunca üniversitelerde bilimsel inceleme konusu olarak ele alman, akşamüzeri dost toplantılarında sohbet konusu edilen şeyler, sonunda gecenin karanlığı içinde, gizlice yaşanır. Çıplaklık geceye özgüdür, gündüze değil. (Bunun tersi, yani var olmanın doğal gereği, yani güneşin altında çıplaklık,ancak baskının sona ermesiyle gerçekleşebilir.) Geceleri âşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya,kendi hapishanemize kapanmaya zorlar. Gün boyunca baskı güçleri, aşkın özgürlüğüne karşı savaşır. Ama geceler bizi yeniden âşık eder, bize “seni seviyorum” dedirtir. Gündüzleri söylenen “seniseviyorum’lar geceye gönderme yapar. İş günü süresince tutsak olduğumuz gerçeğini o kadar kabullenmişizdir ki, onun dışındaki saatlerden “serbest zamanımız” diye söz ederiz. Serbest saatlerin tam tersi, hemen hepimizin işte olduğu gündüzlerdir. Savaşlar genellikle şafak sökerken başlar. Devlet gün boyunca öldürür, infazları gerçekleştirir. Günboyunca hayatta kalmaya, geceleri ise yaşamaya çalışırız. Gün boyunca elektrik faturalarımızı öder,arabamızı tamire götürür, alışverişe çıkar, doktora görünür, ya sevmediğimiz bir işe gider ya da gereksindiğimiz, ama sevmediğimiz bir iş ararız.Gün boyunca, tüm görevlerimizde düzene tabi tutuluruz. Tuvalete gitmenin bile kesin sınırlamaları ve kuralları vardır. İş yerinde, okulda, askerde… insan istediği sıklıkta tuvalete gidemez ve orada istediği kadar kalamaz. Tuvalete istediğimiz zaman gidemediğimiz gibi, kaç kez tuvalete gittiğimizin ve oradane kadar kaldığımızın bile hesabı tutulabilir. Ayrıca insan, kurumun öngördüğü zamanlar dışında tuvalete gitmek isterse, bunun için izin alması gerekir. Gün boyunca istediğimiz gibi tuvalete gitme özgürlüğüne bile sahip değiliz, çünkü gündüzler bize ait değil. Gün boyunca insanların birbiriyle gireceği ilişkiler düzene sokulmuştur. Okullarda gençler, sırf aynı yaşta oldukları için yıllar yılı aynı kişilerle aynı sınıflarda oturmak zorundadırlar. Sekiz yaşındakiler altı numaralı sınıfta, on yaşındakiler on beş numaralı sınıfta vb. O sınıflarda bile değişmez bir oturma düzeni sağlanmıştır. Ancak okul günü bitip akşam olduğunda, insan, dilediği kişiyle birlikte olma şansına sahip olur. Askerseniz, günün büyük bölümünü, sizinle yaklaşık olarak aynı boyda olanlarla geçirmek zorundasınız demektir. 1.65 boyundaki bir kişinin, 1.95 boyundaki arkadaşıyla bir araya gelmesi, ancak akşamları ve geceleri mümkün olabilir. Sosyal sınıfların katı kuralları ancak gece bozulur. İşçiler, burjuvaların sokaklarında dolanırlar.Burjuvalar işçi mahallelerindeki lokantalara giderler, fahişeler, papazlar, öğrenciler, askerler, evkadınları, doktorlar ve yabancılar, hepsi aynı sokakta gezinirler, bakınırlar, birbirleriyle konuşurlar,hatta belki de sonunda sevişirler. Geceleri dünya, birbiriyle haşır neşir olmuş, özgür, meraklı insanların ruhuyla canlanır. Gündüzleri kaçındığımız şeyler, gece çekicilik kazanır. Gündüzlerin “rasyonel” insanı, “zevk-ü sefa peşinde koşan” insanla yer değiştirir geceleri. Ezme eyleminin kendi özgürlüklerini de kısıtlamasına rağmen, ezenler bile geceleri daha fazla özgürlüğe sahiptirler. Kurulu düzenin yöneticileri, generaller ve krallar, şirket ve ülke başkanları, “şöhret ve servet” sahipleri de geceyi yaşarlar. Totaliter kurumlar uykudayken, uykuya yatırılmışken,onlar da yaşama özgürlüğüne kavuşurlar. Çocuklarını yatağa yatıran anne-babalar gibi, onlar da artık,her türlü seremoni ve sansürden arınmış olarak, maskesiz yüzlerini gösterme özgürlüğüne sahiptirler. Gece vakti, gündüzün telaşından, hayhuyundan eser kalmaz. Az çok huzura kavuşmuş oluruz. Şöyle bir on saat kadar, bizden istenen, beklenen bir şey olmayacaktır. Yiyeceğimizi seçmekle ya da yaratmakla işe başlarız. Gündüzleri yiyip içtiklerimiz, çoğumuz için, kurumsallaştırılmış ve standartlaştırılmıştır.Halbuki geceleri, hem ne yiyeceğimiz konusunda daha çok seçeneğimiz vardır, hem de onu dilediğimiz gibi hazırlamakta daha özgürüzdür. Ayrıca, yemeğimizi alelacele yemek zorunda da değilizdir. Fastfood dedikleri şey, gündüze egemen olan baskıcı güçlere aittir. Gündüzlerin fast food yiyicileri olarak bizler, bizi yöneten mega mekanizmanın parçalarıyız. Oysa geceleri, kendi besinimizin hazırlayıcıları olarak, zamanı ve mekânı gönlümüzce düzenleyebiliriz. Gün ışığı bir tuzaktır. Işık bizi kör eder. Ama geceleri, gözlerimiz fal taşı gibi açılır. Geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmış olurlar. Gece olunca sessizliği dinler, karanlığa nüfuz eder, hem bedenlerimizin hem de hayal gücümüzün dizginlerini koyveririz. Gün boyunca duyularımızı tutsak etmeye çalışan sayısız mesajın tüketicisi olmaktan çıkarız geceleri. Baskıcı mega mekanizmanın aralıksız vızıltısı durmuştur şimdi. Enerjinin kaynağı artık içimizdedir. Gece,insan zihninin çalışması için bir zemin oluşturur. Gün boyunca dikkatimizi, ışığın, renklerin, devinimin hizmetine sunarız. Neye dikkat edeceğimizi belirleyen, düzen güçleridir. Yeşil ve kırmızı ışıklar, karşıdan karşıya nasıl geçeceğimizi bile düzene koyar. Gündüzleri biz, yaşamın büyüsünün, kelebeğin çarpıcırenk ve biçim dokusunun gözlemcileriyiz olsa olsa. Gün boyunca dikkatimizi, gözlemin hizmetine sokarız. Gündüzleri uydusuyuzdur dışımızda olup bitenin. Gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. Gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızıve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. Düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. Öylesine özgürdür ki düşler, onları söze dökmekte güçlük çekeriz. İnsan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur. Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle başedemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp,kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. “Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.

23 Ekim 2014 Perşembe

kendime notlar

Ne yazmak istediğimi geç ne yapmak istiyorum hiçbir fikrim yok . Beklentilerin artarak geldiği şu günde bile yeniden kalkıp silkelenmek için bi istek yok içimde. İnsanların üstümdeki emeklerini inkar etmek değil bu kesinlikle ama beklenti oluşturmamak için elimden geleni de yapmadığımı düşünyorum . bi ara baya hevesli heyecanlı istekli biriyken simdi baskası için yaşamak daha kolay geliyor. Kolaya kaçıyorum sanırım.


Get up , stand up , dont give up the fight. yo yo

16 Ocak 2014 Perşembe


Evren, Entropi ve Düzensizlik


Telefonunuz, masanın üzerinde duruyor. Ne var bunda? Vardır bir şeyler. Olmasa bile telefonun aslında hangi boyutta var olduğunu tartışmak gibi bir amacınız olabilir. Ama bunu yapmayacağız. Öncelikle, telefonunuz durmuyor. Klasik tabiriyle, milyarlarca atomun yarattığı bir sinerji var masanızın üzerinde. Bu atomları bir arada tutan enerji, Evren'in ''düzensiz olma direnci''ne karşı koymakta ve o atomları bir arada tutmaktadır. Bir balonun içindeki hava molekülleri, neden balonun içini -ekonomik- bir şekilde, eşit dağılarak doldurur? Peki bir sıvı neden sadece balonun yere en yakın yerinde toplanır? 

Devamı için tıklayınız
Antik ‘Diyabet Geni’

Latin Amerika’da yapılan çalışmalarda şeker hastalığı riski oluşturan bir gen çeşidinin, Neandertallerin -modern insanın yakın akrabasının- bize aktardığı bir miras olduğu ortaya çıktı.
Afrika’yı terk eden modern insan ırkı 60-70 bin yıl sonra Neandertal ırkı ile karşılaştı ve bu melezleşme sonucu Neandertal genlerinin tüm Afrika kökenli olmayanların genom haritasına karıştığı düşünülüyor.
Nature dergisinin yayımladığı araştırmaya göre 8 binden fazla Latin Amerikalı üzerinde gen analizi yapıldı. Bu analiz sonucunda ortak özellikler taşıyan bir gene rastlandı.


"Şu ana kadar izlediğim en iyi filmdi" diyorsanız bir de buraya göz atmanızda fayda var ..

Devamı..

The Walking Dead: Season Two (All That Remains) (PC) (İnceleme)


Çaresiz kalmak nedir bilir misiniz? Bir sınavdan kötü not almak, sınıfta kalmak, aileniz ile kavga etmek veya buna benzer konularda çaresiz kalmaktan bahsetmiyorum. Tamamen sıfır noktasında, yapayalnız, yaşamın o kimsesiz kıyısında yalnız başınıza kalmak.

Gerçek çaresizlik ilginç bir şeydir aslında, her şeyi geride bırakmak, bir zamanlar bütün önem verdiğiniz şeyleri, bütün sevdiklerinizi, geçmişte bildiklerinizi ve geleceğinizi. Geri dönmemek üzere, bilinmeyen bir boşluğa doğru yürümek, yürümek, yürümek...

Who Was Tolkien?

by David Doughan
John Ronald Reuel Tolkien (1892-1973) was a major scholar of the English language, specialising in Old and Middle English. Twice Professor of Anglo-Saxon (Old English) at the University of Oxford, he also wrote a number of stories, including most famously The Hobbit (1937) and The Lord of the Rings (1954-1955), which are set in a pre-historic era in an invented version of the world which he called by the Middle English name of Middle-earth. This was peopled by Men (and women), Elves, Dwarves, Trolls, Orcs (or Goblins) and of course Hobbits. He has regularly been condemned by the Eng.Lit. establishment, with honourable exceptions, but loved by literally millions of readers worldwide.
In the 1960s he was taken up by many members of the nascent "counter-culture" largely because of his concern with environmental issues. In 1997 he came top of three British polls, organised respectively by Channel 4 / Waterstone's, the Folio Society, and SFX, the UK's leading science fiction media magazine, amongst discerning readers asked to vote for the greatest book of the 20th century. Please note also that his name is spelt Tolkien (there is no "Tolkein").

J. R. R. Tolkien: A Biographical Sketch

1. Childhood And Youth

The name "Tolkien" (pron.: Tol-keen; equal stress on both syllables) is believed to be of German origin; Toll-kühn: foolishly brave, or stupidly clever - hence the pseudonym "Oxymore" which he occasionally used. His father's side of the family appears to have migrated from Saxony in the 18th century, but over the century and a half before his birth had become thoroughly Anglicised. Certainly his father, Arthur Reuel Tolkien, considered himself nothing if not English. Arthur was a bank clerk, and went to South Africa in the 1890s for better prospects of promotion. There he was joined by his bride, Mabel Suffield, whose family were not only English through and through, but West Midlands since time immemorial. So John Ronald ("Ronald" to family and early friends) was born in Bloemfontein, S.A., on 3 January 1892. His memories of Africa were slight but vivid, including a scary encounter with a large hairy spider, and influenced his later writing to some extent; slight, because on 15 February 1896 his father died, and he, his mother and his younger brother Hilary returned to England - or more particularly, the West Midlands.
The West Midlands in Tolkien's childhood were a complex mixture of the grimly industrial Birmingham conurbation, and the quintessentially rural stereotype of England, Worcestershire and surrounding areas: Severn country, the land of the composers Elgar, Vaughan Williams and Gurney, and more distantly the poet A. E. Housman (it is also just across the border from Wales). Tolkien's life was split between these two: the then very rural hamlet of Sarehole, with its mill, just south of Birmingham; and darkly urban Birmingham itself, where he was eventually sent to King Edward's School. By then the family had moved to King's Heath, where the house backed onto a railway line - young Ronald's developing linguistic imagination was engaged by the sight of coal trucks going to and from South Wales bearing destinations like" Nantyglo"," Penrhiwceiber" and "Senghenydd".
Then they moved to the somewhat more pleasant Birmingham suburb of Edgbaston. However, in the meantime, something of profound significance had occurred, which estranged Mabel and her children from both sides of the family: in 1900, together with her sister May, she was received into the Roman Catholic Church. From then on, both Ronald and Hilary were brought up in the faith of Pio Nono, and remained devout Catholics throughout their lives. The parish priest who visited the family regularly was the half-Spanish half-Welsh Father Francis Morgan.
Tolkien family life was generally lived on the genteel side of poverty. However, the situation worsened in 1904, when Mabel Tolkien was diagnosed as having diabetes, usually fatal in those pre-insulin days. She died on 14 November of that year leaving the two orphaned boys effectively destitute. At this point Father Francis took over, and made sure of the boys' material as well as spiritual welfare, although in the short term they were boarded with an unsympathetic aunt-by-marriage, Beatrice Suffield, and then with a Mrs Faulkner.
By this time Ronald was already showing remarkable linguistic gifts. He had mastered the Latin and Greek which was the staple fare of an arts education at that time, and was becoming more than competent in a number of other languages, both modern and ancient, notably Gothic, and later Finnish. He was already busy making up his own languages, purely for fun. He had also made a number of close friends at King Edward's; in his later years at school they met regularly after hours as the "T. C. B. S." (Tea Club, Barrovian Society, named after their meeting place at the Barrow Stores) and they continued to correspond closely and exchange and criticise each other's literary work until 1916.
However, another complication had arisen. Amongst the lodgers at Mrs Faulkner's boarding house was a young woman called Edith Bratt. When Ronald was 16, and she 19, they struck up a friendship, which gradually deepened. Eventually Father Francis took a hand, and forbade Ronald to see or even correspond with Edith for three years, until he was 21. Ronald stoically obeyed this injunction to the letter. He went up to Exeter College, Oxford in 1911, where he stayed, immersing himself in the Classics, Old English, the Germanic languages (especially Gothic), Welsh and Finnish, until 1913, when he swiftly though not without difficulty picked up the threads of his relationship with Edith. He then obtained a disappointing second class degree in Honour Moderations, the "midway" stage of a 4-year Oxford "Greats" (i.e. Classics) course, although with an "alpha plus" in philology. As a result of this he changed his school from Classics to the more congenial English Language and Literature. One of the poems he discovered in the course of his Old English studies was theCrist of Cynewulf - he was amazed especially by the cryptic couplet:
Eálá Earendel engla beorhtast
Ofer middangeard monnum sended
- Hail Earendel brightest of angels, over Middle Earth sent to men. ("Middangeard" was a ancient expression for the everyday world between Heaven above and Hell below.)
This inspired some of his very early and inchoate attempts at realising a world of ancient beauty in his versifying.
In the summer of 1913 he took a job as tutor and escort to two Mexican boys in Dinard, France, a job which ended in tragedy. Though no fault of Ronald's, it did nothing to counter his apparent predisposition against France and things French.
Meanwhile the relationship with Edith was going more smoothly. She converted to Catholicism and moved to Warwick, which with its spectacular castle and beautiful surrounding countryside made a great impression on Ronald. However, as the pair were becoming ever closer, the nations were striving ever more furiously together, and war eventually broke out in August 1914.

2. War, Lost Tales And Academia

Unlike so many of his contemporaries, Tolkien did not rush to join up immediately on the outbreak of war, but returned to Oxford, where he worked hard and finally achieved a first-class degree in June 1915. At this time he was also working on various poetic attempts, and on his invented languages, especially one that he came to call Qenya [sic], which was heavily influenced by Finnish - but he still felt the lack of a connecting thread to bring his vivid but disparate imaginings together. Tolkien finally enlisted as a second lieutenant in the Lancashire Fusiliers whilst working on ideas of Earendel [sic] the Mariner, who became a star, and his journeyings. For many months Tolkien was kept in boring suspense in England, mainly in Staffordshire. Finally it appeared that he must soon embark for France, and he and Edith married in Warwick on 22 March 1916.
Eventually he was indeed sent to active duty on the Western Front, just in time for the Somme offensive. After four months in and out of the trenches, he succumbed to "trench fever", a form of typhus-like infection common in the insanitary conditions, and in early November was sent back to England, where he spent the next month in hospital in Birmingham. By Christmas he had recovered sufficiently to stay with Edith at Great Haywood in Staffordshire...

Roger Federer Avustralya Açık'ta üçüncü tura yükseldi

Roger Federer, ikinci tur maçında Blaz Kavcic’i 6-2/6-1/7-6’lık setlerle devirip rahat bir şekilde turladı.

Federer hız kesmiyor - Tenis - Avustralya Açık

Avustralya Açık’ın 6 numaralı seribaşı ismi Roger Federer, ikinci turda Sloven raket Blaz Kavcic ile karşılaştı.
27 dakika süren ilk sette rakibinin iki servisini kıran Ekselansları, 6-2’lik üstünlük sağladı...

Formula 1'in patronuna rüşvet suçlaması! 10 yıl hapsi isteniyor

Münih Yerel Mahkemesi’nin sözcüsü, Formula 1 patronu yolsuzluk ve rüşvet suçlamasıyla Almanya’da yargılanacağını açıkladı.
Bu dava Temmuz ayında açılmış ancak Bernie Ecclestone’ın yargılanıp yargılanmayacağı belirsizliği netleşmemişti..

8 Ocak 2014 Çarşamba

Ten Pick of This Week



The Last Shadow Of Puppets-Black Plant


Travis-Side


10000 Maniacs-Because The Night


Avenged Sevenfold-Welcome to the Family


Guns'n Roses-Welcome to the Jungle


Chromeo-Night by Night


The Count of Tuscany


Cem Köksal-Awakened One

Cee Lo Green-I Can't Go For That

Gnarls Barkley-Crazy

Noam Chomsky

Noam Chomsky, born Avram Noam Chomsky in Philadelphia, Pennsylvania, on 7 December 1928, is an influential linguist, professor, author, and activist. He was Institute Professor as well as Professor of Linguistics at the prestigious Massachusetts Institute of Technology (MIT) in Cambridge, Massachusetts. Chomsky has lectured and resided at many universities worldwide.
Chomsky earned his undergraduate and graduate degrees at the University of Pennsylvania, as well as a PhD in linguistics. He has authored dozens of books since 1955. Some of his best known include The Logical Structure of Linguistic Theory, Aspects of the Theory of Syntax, Language and Mind, and American Power and the New Mandarins. Imperial Ambitions and Failed States were published in 2006.
His approach to linguistics stems from rationalist philosophy, which holds that the mind is not a blank slate at birth, dependent on experience and learning, but rather is pre-equipped with knowledge universal to human nature. Chomsky believes that all languages — and there are more than 5,000 — contain core similarities in grammar structure that humans inherently understand from birth. The languages people are exposed to at an early age make no difference.
This concept is called transformational generative grammar. Chomsky stresses that it is the universal unconscious aspects of language that allow individuals to create original grammatic sentences. This approach sees linguistics as not merely connected to psychology, but as a definite component of psychology.
According to Chomsky, humans are innately prepared to be immune to tolerate unreasonable political environments. He contends that we are free agents up to a point, because we are very much limited by protective cognitive structures present from birth. He was an anti-war activist in the 1960s and has continued to be a critic of American foreign policy and the United States' participation in war. Many of his writings are political and speak of the need for strong social change in our world..

For People Who Sayin' "What the hell is Woodstock?!"

In August 1969, the Woodstock Music & Art Fair took place on a dairy farm in Bethel, NY. Over half a million people came to a 600-acre farm to hear 32 acts (leading and emerging performers of the time) play over the course of four days (August 15-18). Jefferson Airplane, Jimi Hendrix, the Grateful Dead, the Who, Janis Joplin and Crosby, Stills, Nash & Young were among the line-up. Woodstock is known as one of the greatest happenings of all time and –perhaps- the most pivotal moment in music history.
Joni Mitchell said, "Woodstock was a spark of beauty" where half-a-million kids "saw that they were part of a greater organism...

24 Aralık 2013 Salı


Dev derbide kazanan yok!


İngiltere Premier Lig’de 17. haftanın kapanış maçı Londra derbisine sahne oldu. Arsenal’in Chelsea’yi ağırladığı karşılaşmada iki takım da son vuruşlarda etkili olamazken maç 0-0 eşitlikle sona erdi. Arsenal son 3 haftada 7 puan kaybetti.


İngiltere Premier Lig’in 17. haftasında şampiyonluk mücadelesi veren iki Londra ekibi Arsenal ve Chelsea, Emirates Stadı’nda karşı karşıya geldi.
İki takımın da gol yollarında ve son vuruşlarda etkili olamadığı karşılaşma 0-0 sona erdi. Arsenal’in ligdeki galibiyet hasreti 2 maça çıkarken, ev sahibi takım puanını 36’ya çıkardı ve lider Liverpool ile puanını eşitledi. Arsenal averaj farkıyla haftayı ikinci sırada tamamladı.
Chelsea derbi mücadelesinde zorlu deplasmandan 1 puan alarak puanını 34’e çıkardı. Maviler, Everton ile puanını eşitlerken, averaj farkıyla rakibinin üstünde yer aldı ve haftayı 4. sırada bitirdi.
Yoğun yağmur yağışı altında oynanan karşılaşmaya ev sahibi Arsenal baskılı başladı...

Kimsenin tercih etmediği fakülte

LYS'de tercih edecek tüm öğrencilere 10 ay boyunca 200 lira karşılıksız burs verileceğinin açıklanmasına rağmen sadece 1 öğrencinin tercih ettiği SDÜ Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini ek yerleştirmede de kimse tercih etmedi.


LYS'de sadece 1 öğrencinin seçtiği Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini, ek yerleştirmede başka tercih eden olmadı.
      
AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, 25 Temmuz'da açıklanan  2013 üniversite yerleştirme sonuçlarına göre 15 bin 413 kişi SDÜ'yü tercih etmiş, doluluk oranı fakültelerde yüzde 91,13, yüksekokullarda ise yüzde 80 civarında gerçekleşmişti.
      
Tıp, diş hekimliği, eğitim ve güzel sanatlar fakültelerinin kontenjanlarındaki yüzde 100'lük doluluk oranına rağmen 26 kontenjanı bulunan Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini sadece 1 kişi tercih etmişti.
      
ÖSYM'nin web sitesinde yer alan 2013-ÖSYS ek yerleştirme sonuçlarına göre, SDÜ Eğirdir Su Ürünleri Fakültesini 25 kişilik kontenjanına rağmen kimse tercih etmedi.

TESLA KİMDİ ?

Bugün her hangi bir elektrik mühendisligi ögrencisine Tesla hakkında bir şey sorarsanız, sanırız boş bakışlarla sizebakacaktır. Ya da karşı soruyla karşılaşırsınız, Tesla kimdi ?;Kabahat kimin? Egitimçilerimizin Altarnatif akım çagımızın kurucusunu tamamen unutmuş olmaları mantıksız görünmektedir.
NİKOLA TESLA ,şimdiki Yugoslavyada,Smiljana köyünde,9 Temmuz 1856` da dogdu. Bir hiçken bilim dünyasının en üst noktasına yükseldi. 32yaşında önemli keşifleri ile milyoner oldu, daha sonra karanlığa kaybolup beş parasız öldü.
Babası papazdı. Hiçbir zaman okuyup yazamamasınına rağmen, annesi halk arasında pratik ev aletleri mucidi olarak bilinirdi. Ona göre Tesla, yaratıcı dahi olmaya adaydı.Papaz olmasına için babasının zorlamasına karşı çıkarak ,genç Tesla mühendislik mesleğinde ısraretti. Annesi de onu destekledi ,Fizik ve Matematikte bilğisini arttırırken Graz`daki Politeknik okuluna girdi ve Prag Üniversitesinde eğitimine devam etti. Yabancı teknik eserleri okuyabilmek için,orada yabancı dil kursuna devam etti. Anadili olan Sırpça ve ailece bildikleri Almancaya ek olarak İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı da öğrendi.

Haberin devamı



Ara Güler “Eski Şehir”
MERKUR dünya fotoğraf tarihinde seçkin bir yere sahip, Türk fotoğrafının ustası Ara Güler’in daha önce bir arada sergilenmemiş, renkli İstanbul fotoğraflarını izleyici ile buluşturuyor.

Büyük bir gelenek olan sosyal belgeselci tarzı benimseyen Ara Güler’in fotoğraflarında sinema ve edebiyat birbiriyle sürekli kesişiyor. Her fotoğrafında bir can, bir devinim vardır. Ara Güler’in çalışmaları tüm dünyayı kapsamasına rağmen, yüreği doğum yeri olan, hayallerinin şehri İstanbul’da kalmıştır.

Ara Güler’in Eski Şehri’nde yolculuğa çıktığınızda bir anda kendinizi Arnavut kaldırımlarından bacası tüten cundalı ahşap bir eve, oradan denizin kokusunu duyabildiğiniz bir kayıkçı teknesinde bulabilirsiniz...

Ekspresyonizm ve Erotik Ruhun Kirli Dünyası: EGON SCHIELE


Dışavurumculuğun dahi adamı diyerek klasik, deli ressam nitelendirmesiyle giriş yapmak istedim nedendir bilinmez. Egon Schiele, gariptir ki bir cover tablosunu gördüm göreli tutkumdur diyebilirim. Eserlerindeki sert kıvrımlar yüreğimi dağlar, beynimi uçurur sonra sarsar beni. Çizmiş olduğu kadınlara aşık olanları bilirim. Kısacası değişik bir kafa, estetik anlamda doruklarda bir ressamdır kendisi. Kısa yaşamı efsane olmasını engelleyememiştir.

Ekspresyonizm (Dışavurumculuk): Bilinçaltı hareketler

Almanya’da politik sorunlar yaşanırken empresyonizm, naturalizm ve pozitivizme karşı bir akım olarak ortaya çıkmıştır.
Doğada var olanın direkt yansıması değil de bilinçaltının akılda tasarlanıp veya içte yaşanan, hissedilenin yansıtılması denilebilir. En basit anlamıyla doğru kabul edilen genel görünüm yerine kendi yorumunu katıp bu görünümü gün yüzüne çıkarmak diyebiliriz. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve 1925’e kadar devam etmiştir.
Bu akımın sanatçıları; şiddet, karamsarlık ve sıra dışılığı ön plana çıkarmışlardır. Çoğu eser rahatsızlık vericidir ve ilk bakışta sert bir etki verir. Bu akım birçok sanat türünü etkisi altına almıştır. Bu türlerden biri de resimdir. Çizgiler oldukça sert ve keskin, renkler ise abartılıdır. Özgünlük en verimli şekilde kullanılmış, aynı zamanda eleştiriler en sert dille, rahatlıkla yapılmıştır. Bu akımın en önemli sanatçılarından biri de Avusturyalı ressam Egon Schiele’dir.

Mazeret sınavlarının ilk gün oturumu yapıldı

Milli Eğitim Bakanlığı'nca (MEB), bu yıl ilk kez 8. sınıflar için düzenlenen merkezi ortak sınavlara katılamayan öğrenciler için yapılan mazeret sınavları ilk gün oturumu sona erdi.


Merkezi ortak sınavların ilk oturumu bugün yapıldı. Saat 09.00'da başlayan sınavlar, saat 12.00'de tamamlandı.
İlk gün oturumunda Türkçe, matematik ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin sınavları yer aldı.
Sınavda öğrencilere her ders için çoktan seçmeli 20 soru soru yöneltildi. Sınav süresi 40 dakika sınav arası ise 30 dakika oldu.

Grönland 100 milyar ton su saklıyor

Bilim insanları, yıllar süren araştırmaların ardından Grönland’ın dev bir su deposu olduğunu ortaya çıkardı. Yeni veriler, Grönland’ın 5-50 metre derinlikteki sulu kar tabakasında 100 milyar ton su bulunduğunu gösterdi.


Küresel ısınmasının en çok tehdit ettiği yerlerden biri olan ve kapladığı alanın yüzde 90’ından fazlasında erime yaşanan Grönland, saklı bir su deposuna sahip.
Nature Geoscience dergisinde dün yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, Grönland yüzeyinin 5-50 metre derinlikte bulunan sulu kar tabakası, 70 bin kilometrekarelik bir alanda 100 milyar ton su saklıyor.
Araştırmada yer alan Utah Üniversitesi’nden buzulbilimci Richard Forster, “Grönland’daki sistemlerin nasıl çalıştığını bildiğimizi sanıyorduk ancak farkında olmadığımız bir su depolama sistemi bulunduğu ortaya çıktı” ifadesini kullandı.